orenbeldesi.com | Guncel Tarafsiz Haberin Dogru Adresi
HOCAMIZA GEÇMİŞ OLSUN
Hüseyin Hayri Eren (Fahr'inin Mehmet) geçirdiği kaza sonucu ameliyat oldu
ÇOCUK SUSAR SEN SUSMA
115 hamile çocuk! ..Bu utanç tablosunu yaratanlar yargılansın
GİRESUN SPOR ÇEYREK FİNALDE
Giresunspor Ziraat Türkiye Kupasında adını çeyrek finale yazdırdı
EYNESİL YASA BÜRÜNDÜ
Ören Spor'un genç sporcusu trafik kazasında vefat etti
Trabzon'da uçak pisten çıktı
Trabzon’da pistten çıkan uçağın pilotunun ilk ifadesi ortaya çıktı
PİYASALARDA NELER OLUYOR? BALAYI BİTİYORMU?

PİYASALARDA NELER OLUYOR? BALAYI BİTİYORMU?

  Bu yazı 14 Mart 2011, Pazartesi 10:34:45 eklenmiştir. 1266 kez okunmuştur.
Yazar : Zeynel A. BALCI
İlk yazı piyasaların oldukça dalgalı bir zamanına denk düştü. Çocukluk ve sınıf arkadaşım Çavuş kardeşimin bir süre önce yazı konusunda ricaları vardı. Hafta içi vakit darlığı ve yoğunluktan hafta sonlarına ertelemek zorunda kalmıştım. Görebildiğim kadarıyla gözlemlerimi paylaşmak istedim


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Dış piyasaların son dönemde yaşadığı dalgalanma ABD kaynaklı. Geçen Ağustos ayında öncü sinyaller gelmiş, o zaman için geçici bir sıkıntı olarak görülmüştü. Ancak yeni bir dalgayı Şubat gibi bekliyorduk. Bir süre önce geldi. FED başkanının ABD kongresinde yaptığı “Kral çıplak” türünden son konuşma, ABD başkanın açıkladığı mali paketin piyasalar tarafından yeterli bulunmaması, dördüncü çeyrek mortgage zararlarının beklentilerin oldukça üzerinde olması zamanı biraz öne çekmiş olabilir.  

 

Sorunun kaynağı ne? Herhalde önce buradan başlamak gerekir. Sorunun kaynağında ABD ipotekli konut kredi sistemi olan martgage (morgıç)  ve hadge (heç) fonlarının riskleri yatmaktadır. Uzun dönemli ipotekli kredi alarak konut alan sabit ve düşük gelirli ABD vatandaşları son yıllarda faiz oranlarının yükselmesi nedeniyle taksitlerini ödemekte zorlandılar. Mortgage kredisi veren bankalar, mortgage alacakları karşılığında borçlanma tahvili çıkararak alacağını satmıştı. Ve bu tahvilleri çıkarırken ABD’nin sermaye piyasası denetim kuruluşu bu tür tahvilleri çıkarmak için kredi notu “AAA” olan sigorta şirketlerinde sigortalatmak şartı  getirmişti. Mortgage kredisi veren bankalar bu alacağını karşılık gösterip borçlanma tahvili çıkarıp bunu piyasaya sattılar yıllarca. Bu sistem uzun süre çalıştı. Herkes memnundu. Vatandaş ev sahibi olup taksitlerini ödüyor. Bankalar risklerini piyasaya yüklemiş. Ancak ABD Merkez Bankası (FED) yıllar itibariyle faiz oranlarını yüzde 1.25 seviyesinden yüzde 5.25 seviyesine kadar çıkarınca yükselen faizler nedeniyle taksit ödemeleri aksadı. Böyle olunca mortgage tahvillerinin değeri düştü. Bazı fonlar battı. Geçtiğimiz günlerde batan küçük fonlardan birisi yaklaşık 2.5 milyar dolarlık fonun mağdurlarına sigorta şirketi tarafından ödenme yapılması istendi. Sigorta şirketi ödeyemem deyince bu defa da sigorta sektörü de yara almaya başladı. Bu arada ABD’de bazı bankaların ipotek karşılığı alırken bilerek konutları yüksek fiyattan değerlemeye aldıkları konusunda soruşturmalar açıldı. Bu güvensizliği biraz daha artırdı. Zararlar beklentilerin çok üzerine taşındı. FED kaynaklı tahminlere göre 400-500 milyar dolar, bazı piyasa yorumcularına göre ise 1 trilyon dolara yakın mali sistemin zarar edebileceği yolunda görüşler de var. ABD ve dünyanın sayılı finans devlerinden olan Citi Grup’un 4.çeyrek yani 2007’nin son üç aylık periyodundaki zararı 18 milyar dolar, yine ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek’in de geçen yıla kadar yönetici olduğu Merillyn Linch’in (Meri Linç)  zararı yaklaşık 9 milyar dolara ulaştı. Bankalar ile fonlarda ciddi zararlar ve varlık değerlerinde düşüşler yaşandı. Dünya finans piyasalarına yön veren, raporları büyük bir dikkatle değerlendirilen piyasaları dalgalandıran bu gibi finans gruplarının zararları önce bir şaşkınlık yarattı. Hani bunların kendilerine hayrı yokmuş gibilerinden. Zaten hem Citi hem de  Merillyn Linch CEO’ları başta olmak üzere üst düzey yöneticilerinin önemli bir kısmını işten kovdular.

 

 

Bu durumda ABD ekonomisinde otorite konumundaki kurumlar ne yaptı?  FED önce zordaki bankalara milyarlarca dolar nakit verdi ve faiz indirimlerini sertleştirdi. 0.25 baz puanlık indirimler yerine Ocak ayı sonundaki toplantısını beklemeden son 20-25 yıldır hiç yapmadığı şekilde faiz oranını 0.75 baz puan düşürerek faiz oranlarını yüzde 3.5 seviyesine çekti. Piyasalardaki çöküşü önleyemedi. Ocak ayı sonundaki toplantıda 0.50 puan daha indirim yapması bekleniyor. FED başkanının uyarısı üzerine ABD hükümeti başkan Bush’un açıkladığı mali paketi devreye soktu. Düşük gelir gruplarına mali yardımı ve vergi desteğini içeren 145 milyar dolarlık ekonomik paket ile çare arandı. Yılın ikinci yarısı için öngörülen bu pakette ilaç olmadı. Kasım 2008 ABD seçimleri için seçim yatırımı gibi yorumlandı. Mali paketi uygulama tarihini Mayıs ayına çekmek zorunda kaldılar. Daha sonra ödeme güçlüğüne giren sigorta sektörüne mali kaynak aktarılacağı açıklaması geldi. Bu gelişmeler üzerine Ocak sonundaki faiz indirim beklentisini de kullanarak borsalardaki düşüş durdu ve tepki alımlarına neden oldu. Burada şu eleştiriyi yapmak herhalde bir çok kişinin aklına gelmiştir. Nerede kaldı kapitalizmin babası sayılan Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesi. Nerede kapitalizmin ruhu? Piyasa işleyişi içinde piyasa kendi dengesini bulur mentalitesi, anlayışı demek ki gerektiğinde terk edilebiliyormuş. Bir diğer çelişki de enflasyon-faiz denkleminde. ABD’de enflasyon yüzde 4-4.5, faiz yüzde 3.5 seviyesinde, negatif getiri. Enflasyon yükselirken faiz düşürmek bir başka çelişki. Hani faiz enflasyona bağlıydı, onun bir türeviydi. Tam bu noktada hemen akıllara 2001 krizi geliyor. Türkiye’nin yaşadığı 2001 krizinde piyasaya nakit verilmesi konusunda bir çok piyasa yorumcusu, eski bürokrat uyarılarda bulunmuştu. Ancak IMF ve o zamanki ekonomi yönetimi, bürokrasisi bu piyasa işeyişine aykırı gerekçesiyle izin vermemişti. 22 banka battı, gecelik faiz oranları yüzde 5000’e çıktı. Şimdi kabul edilen bir gerçek ki, o zaman Merkez Bankası piyasaya ve zordaki bankalara yüzde 50-60 oranla kısa bir süre nakit verseydi, bu kadar banka batmazdı, krizin boyutları o ölçüde olmazdı. Merkez Bankası en zordaki banka olan Demirbank’ın line, yani para akışını kesti ve film koptu. O zamanki bürokrat ve ekonomi yönetiminin vebali büyük. Gerçi 2001 krizi için ABD’nin Irak savaşı ve iktidar değişikliyle ilgili siyasi gerekçelerde arayanlar yok değil. Çok da haksız sayılmazlar. Fikret Bila’nın yargılandığı ve beraat ettiği “Ankara’da sivil darbe ve Irak savaşları” kitabında ip uçları bulunabilir.  

 

Birde hadge fonları ayağı var. Bu fonlar özkaynaklarının 50-100 katı risk alıp piyasalara yatırım yaparlar. Özellikle carry trade bu fonların en çok kullandığı yöntemlerdir. Yüksek kazanç elde ettikten sonra da o ülkeyi terk edip güvenli liman diye adlandırılan piyasalara çekilirler. Carry trade uygulamasının esası, daha çok dolar veya yen olarak faiz oranlarının düşük olduğu ülkelerden borçlanıp getirinin yüksek olduğu ülkelere yatırım yaparlar. Japonya’da şu anda Merkez Bankası faiz oranları yüzde 0.5 (yarım) puan. ABD bundan dört yıl önce yüzde 1.5 puandı. Bu fonlar gidip bu ülkelerden borçlanıyor. 4-5 yıl öncesini hatırlayın. Bizde faiz oranı kaçtı? Yüzde 50-60. Bizimle aynı ligde bulunan finans piyasalarında “Gelişmekte olan ülkeler” statüsündeki Brezilya-Rusya gibi ülkelerde faiz oranları hemen hemen aynı düzeydeydi. Brezilya borsa endeksi İMKB ile 10.000 seviyelerinde geziniyordu. 2003 yılından itibaren bu yabancı fonlar geldiler. Döviz bozdurup Hazine Bonosu ve hisse aldılar. Bono alınca faiz oranları düştü, hisse alınca İMKB endeksi yükseldi. Hazine bonosu faiz oranları yüzde 13.5 seviyesine kadar çekildi. İMKB endeksi ise geçen Aralık ayında 58.800 seviyelerine ulaştı. Döviz girişinin kurları aşağıya çekmesi nedeniyle reel getirileri daha arttı. 2007 yılında Türk hisse ve tahvillerine yatırım yapan yabancı yatırımcı yaklaşık yüzde 30 kazanç elde etti. Kendi ülkelerinde 10-15 yılda kazanamayacakları paraları Türkiye’de bir yılda kazandılar. Şu anda Türkiye yüzde 14.5 ile dünyanın en yüksek faiz veren ülkesi olmaya devam ediyor. Yabancı yatırımcıya vergi oranı ise o (sıfır). Yerli yatırımcı İMKB kazancına yüzde 10 vergi öderken yabancı yatırımcı faiz ve hisse gelirine vergi ödemez. Faizler Brezilya’da yüzde 11.25, Rusya’da yüzde 10 seviyesinde. Japonya’da yüzde 0.5, ABD’de ise 3.5 ve daha da düşmesi bekleniyor.

 

 

Geçen aylarda basına da yansımıştı. Bu gelir kapısını sadece fonlar değil bazı Japon ev hanımları dahi kullanmış. Gelip Türkiye’den hazine bonosu alıp gelirlerini katlamışlar. Kendi ülkelerinde vergi mevzuatına aykırı davranınca olay basına yansımıştı. Hagde fonlarının çalışma şekli genelde böyle. Sıcak para (portföy yatırımları) bunların işi ve uzmanlık alanı. Hükümetleri, basını, ekonomi yönetimlerini etkileme güçleri kullandıkları para miktarıyla orantılı olarak çok yüksek. Bu şekilde dünyada yüksek getiri arayan para miktarıyla ilgili tahminler 1.5 ile 3 trilyon dolar arasında değişiyor. 1994, 1998, 200-2001 yıllarında benzerini gördüğümüz ama çok daha büyük ölçekli sıcak para girişiyle karşı karşıyayız. 2007 yılı sonu itibariyle Türkiye’deki sıcak para (portföy yatırımları) tutarı 100-105 milyar dolar. 67 milyar doları İMKB’de (borsadaki yabancı payı yüzde 72), hazine bonosunda 31 milyar dolar, 5 milyar dolarlık da yabancı mevduatı söz konusu. Yabancı yatırımcı kârını elde ettikten sonra, hissesini satınca borsa düşer, hazine bonosunu satınca faiz yükselir, gider dövizini alır döviz kurları yükselir, mali piyasaları ve ekonomiyi tahrip eder ülkeyi terk ederdi. Yine de bu beklenen bir gelişme. Ancak yabancıların elindeki hisse ve bonoları alacak kitle veya yabancıların daha önceki yıllarda olduğu gibi devredecekleri Türkiye’de yeterli yerli alıcı tabanı yok. Şimdilik hapis oldular, gitmekte zorlanıyorlar. Tartışma konusu hagde fonların Türkiye’de işi bitti mi?  Dahası global ölçekte carry trade uygulamasının sonu geldi mi? Dahası moda deyimle balayı veya parti bitti mi? Mortgage krizinin yanı sıra bir diğer risk de bu. Çünkü artık risk ve getiri dengesi değişmeye başladı. Riskler artarken getiriden çok korunma güdüsü hakim oldu. Sıcak paranın yön değiştirmesi durumunda olacakları 1994-1998 ve 2001 yılında herkesin hala hatırında. Beklentiler 2009 yılı ortalarına kadar portföy yatırımlarının azalacağı, en azından 2009 yılı ortasına kadar ivme kaybedeceği veya geri gidebileceği yönünde. Bu bağlamda Türkiye özeline bir parça girmekte yarar var.

 

Dünya ekonomisindeki para bolluğu (likidite) doğal olarak Türkiye’ye de yansıdı. Yüksek oranlı büyümeler, faiz düşüşleri, tüketim eğilimlerinin hızlanması gibi bilinen gelişmeler görüldü. Türkiye’ye portföy yatırımları akışı 2003 sonbaharından itibaren hızlandı. Hazine bonoları ve hisse senetlerine yatırımlarla birlikte faizler yüzde 40-50 seviyelerinden 13.5 seviyelerine düştü, İMKB endeksi de 10.000’li seviyelerinden 58.800 seviyesine ulaştı. Sıcak para girişleri ve yabancı sermaye akışının döviz kurları üzerinde yaptığı baskının olumlu etkileri enflasyon verileri üzerinde görüldü. Düşen faizler ve para bolluğu başta konut, otomobil, beyaz eşya olmak üzere tüketimi canlandırdı. Tüketim artışı ithalat artışını ve yüksek oranlı ekonomik büyümeleri de beraberinde getirdi. Bankaların tüketici kredileri başta olmak üzere toplam kredi hacimleri yeni rekorlar kırdı. Bankacılık kesiminin açtığı kredi toplamı 261 milyar YTL’yi aşarken 32 milyon kişi bankalara borçlu hale geldi. Esnaf ve çiftçinin yaklaşık yüzde 60-65’i bankalar borçlu. Türkiye’nin devleti ve milletiyle  kendi öz deyişi olan “ Borç yiğidin kamçısıdır” sözüne harfiyen uyduğu anlaşılıyor.

 

Sıcak para girişi sırasında yalancı bir bahar yaşanır. Türkiye’de de bu oldu. Dünya ekonomisinde  genelde 4-5 yılda bir konjoktör değişir. Trend 2003 yılından itibaren bu yönde gelişti. Bizimle aynı ligde yer alan Rusya ve Brezilya başta olmak üzere bir çok ülkede de bu gelişmeler gözlendi. Hatta 1998 yılının çok sorunlu ülkeleri olan, borç ertelemeleri yaşayan gelişmekte olan bu iki ülke emtia ve petrol fiyatlarının yükselmesi nedeniyle döviz fazlası vermeye başladılar. 22 Temmuz seçiminden yaklaşık iki ay önce Türkiye’ye konferansa gelen ABD’li dünyaca ünlü ekonomistlerden Steve Henkel, “Dünya ekonomisi yüz yıldır hiç olmadığı kadar iyi durumda, bu durum seçimde AKP’ye yarayacak” demişti. Öyle de oldu. Tıpkı Brezilya’da olduğu gibi. Sosyalist bir sendika lideri olan devlet başkanı Lula, iki yıl önceki seçimlerden açık bir farkla ikinci defa başkan olarak çıktı.

 

 

Şimdiye kadar işler yolunda, sorun yoktu. Ancak bunlar olurken ekonominin bir diğer yüzünde farklı şeyler oluyordu. YTL’nin değerlenmesi nedeniyle Türk sanayicisi rekabet gücünü kaybetti, dış ticaret açığı ve cari açık (döviz açığı) rekorlar kırdı. Yıllık cari açık 35 milyar doları bulurken çok kullanılan bir rasyo olan cari açığın milli gelire oranı tehlikeli sınır olan yüzde 8’e dayandı. Bu değerlemede Türkiye dünyada ikinci sırada bulunuyor. Yine toplam borç stoku ikiye katladı, özellikle 140 milyar doları bulan özel sektör borçları ciddi risk oluşturmaya başladı. Cari açık ve bütçe açığı varlık satışlarıyla ve iç-dış borçlanma ile karşılandı. Türkiye yüksek faizin de etkisiyle çektiği yabancı sermayeye karşılık kâr transferleriyle karşı karşıya kalmaya başladı. 2007 yılında 48 milyar YTL (eski dille katrilyon) faiz ödeyen Türk hazinesinin yabancıya yıllık ödediği faiz 9-10 milyar dolara ulaştı. Çarkın dönmesi için yeni varlık satışları gündemde. Telekom başta olmak üzere haberleşmenin nerdeyse tamamı yabancı sermayeye geçti. Borsadaki hisselerin yüzde 72’si, sigorta sektöründe sahiplikte yüzde 38, prim üretiminin yüzde 68’i, Eczacıbaşı gibi öncü ilaç firmaları, bankacılık sektörünün borsadaki payları dahil olmak üzere yüzde 45’i (Halkbank’ı da Dubai kökenli Arap yatırımcıların alacağı yönünde spekülasyonlar var. Bu durunda yabancı payı yüzde 50’yi aşacak) yabancı sermayeli kuruluşlarda artık. O kadar ki geçtiğimiz günlerde AFM sinemalarını Ruslar, Türkiyenin en büyük gözlük markalarından Fahri Kuz’u bile Almanlar aldı. 500 büyük Türk sanayi firmaları içinde yabancı şirketlerin payı ihracat, üretim ve kâr toplamlarında yüzde 40-45 seviyelerine ulaştı. 2.5 milyar dolarlık yabancıya toprak satışı gerçekleşti. Kamunun genel ekonomi içindeki payı ABD ve Fransa gibi kapitalizmin beşiği sayılan ülkelerin altına düştü. ABD, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde bankacılık sistemindeki yabancı payı yüzde 9-11-17 oranlarında bulunması konusuna dikkat çekmek yerinde olacak. Başbakan ve cumhurbaşkanına çok yakın isimlerden TOBB başkanı Rıfat Hisracıklıoğlu’nun geçen günlerde basına yansıyan “Kendi ülkemizde taşeron olmak istemiyoruz” sözü aslında söylenenlerin kısa bir özeti gibi. Şimdi şu değerlendirmeyi yapmak gerekemez mi? Türkiye bu kadar yüksek faizi verdi, toprak satışı dahil yüksek kâr eden Telekom, Tüpraş başta olmak üzere göz bebeği konumundaki kurumları sattı da ne oldu? Borçlar ikiye katlandı, bütçesi açık, hala ciddi döviz açıkları söz konusu. Son 5 yılda iç borç stoku 149 milyar YTL’den 255 milyar YTL’ye dış borç ise 40 milyar doları bir yıldan kısa dönemli olmak üzere 129 milyar dolardan 237 milyar dolar  seviyelerine ulaştı. Türkiye 2008 yılında 35 milyar dolarlık döviz açığıyla birlikte 40 milyar dolarlık dış borcu çevirmek durumunda. Bu verileri duygusal yaklaşım olarak görmemek gerekir. Devletin resmi rakamları ve hazine müsteşarlığı, maliye baklanlığı internet sitelerinden ulaşılabilir.

 

Bu süreçte asıl istenen, istihdam, ek iş, teknoloji getirecek sıfır yatırımlar arzulanan düzeyde gelmedi. Büyük montanlı yeniden tesisi kurulumunu içeren sıfır yatırımlar çok fazla görülmedi. Yabancılar hazır, kurulu ve kârlı tesisleri aldılar. Benim hatırladığım en son sıfır yatırım 1999-2000 yıllarında Gölcük’te kurulan Ford Otosan fabrikasıdır. Geçen yılki ihracatı 2.5 milyar doların üzerinde olmakla birlikte binlerce kişiye istihdam sağlamaya devam etmektedir. Hatırlarsanız 2006 yılında Güney Kore’li Hyundai Türkiye’ye araba fabrikası kuracaktı. Bir süre araştırma yapıp sonra da gidip Çekoslovakya’ya yatırım yaptılar. Türkiye dünyada en yüksek faizi vererek borçlanıp, varlık satışlarıyla bu çarkı çevirmeye çalışıyor. Dünya Bankası, IMF ve yabancı yatırım bankaları raporlarında en kırılgan ülke olarak Türkiye gösterilmeye devam ediliyor. Zaten yüksek faiz kırılganlığın belirgin göstergelerinden birisi olarak da görülebilir. Türkiye’nin özelleştirme portföyü artık daralmıştır. Halkbank, Telekom’un yüzde 15’nin halka arzı, otoyollar-köprüler, elektrik dağıtım şirketlerinden başka büyük varlık satışları yapma imkanı da zorlaşmıştır. Hükümetin 2-B yasasını tekrar güdeme taşıması, ekonomiden sorumlu bakanların Arap Körfez sermayesinden çok fazla söz eder olmaları tesadüf değildir. Diğer yandan son yıllarda nerdeyse iki kat artarak 21 milyar YTL (eski dille katrilyon) tutarındaki sosyal güvenlik açığı, sürekli ertelenen  sosyal güvenlik yasası nedeniyle IMF ile henüz tamamlanmayan 7. gözden geçirme çalışmaları, seçimle bozulan ve son kamu zamlarıyla toparlanmaya çalışılan bütçe dengeleri, yükselme eğilimine giren enflasyon ve son çeyrek de ciddi bir duraklama gösteren ekonomik büyümenin yavaşlaması  gibi Türkiye’nin yumuşak karnı sayılabilecek sorunları da saymak mümkün.    

 

Artık dış dünyada şartlar değişmeye başladı. Şimdi kâr cebe atma ve riskten kaçınma zamanı. Efektif talep eksiliğinden kaynaklanan 1929 büyük ABD krizi, hiç gereği yokken ve çok da anlaşılmayan bazı fonların satışa geçmesiyle yaşanan 1987 ABD finans krizi, sıcak paranın yön değiştirmesinden kaynaklanan 1994 Latin Ülkeleri ve Türkiye, yine aynı nedenle yaşanan 1998 Rusya-Uzakdoğu, 2001 Türkiye-Arjantin krizlerinden daha geniş ölçekli bir sıkıntı söz konusu. Sorun 12 trilyon dolarlık yıllık milli geliriyle ile dünyanın en büyük ekonomisi, en çok talep yaratan ülkesi, en büyük finans merkezi olan ABD kaynaklıdır. ABD ekonomisinin resesyona diğer anlatımla durgunluğa girdiği artık her kesimce kabul edilmeye başladı. Bu durumun global ekonomide de yavaşlamayı beraberinde getirmesi beklenmektedir. Önümüzdeki günlerde etkileri daha da hissedilebilir. Türkiye maalesef bu döneme kırılgan bir yapıyla girmiştir. Bu açıdan geçen hafta dünya borsalarında yaşanan çöküşte en çok değer kaybeden borsanın İMKB olması bu durumu göstermesi açısından dikkat çekici bir gelişme. Geçetiğimiz günlerde ülkemizin en büyük holdinglerinden Sabancı Holding’in patronu Güler Sabancı’nın dediği gibi bıçak sırtındaki Türk ekonomisi için dileğimiz tabi ki bu sarsıntıdan en az kayıpla çıkması ve yara almamasıdır. Bazı siyasilerin ve basında objektif olmayan yorumcuların söylediği gibi “Global kriz biz çok fazla etkilemez” diyenlere bir Temel fıkrasıyla cevap vermiş olalım ve  ilk olması nedeniyle oldukça uzayan bu yazımızı noktalayalım.

 

Temel uçakla yolculuk yapıyor.  

Uçak birden hava boşluğuna girip düşmeye ve irtifa kaybetmeye başlar.

Yolcular panik, kimisi dua ediyor. Temel ise gayet sakin, olanları izliyor.

Bu durum yolculardan birinin dikkatini çekiyor. 

Ve Temel’e düşüyoruz sen de dua etsene, der

Temel’in cevabı düşsüüün, uçak babanın malı mı?

 

Sağlıcakla kalın.    

Saygılarımla,   

 

Zeynel A. Balcı

25 Agust 2008


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
 

Diğer Zeynel A. BALCI Yazıları
 
 
Giresun büyük şehir olmalı mı?
EVET
HAYIR
Diger anketlerimiz için tıklayın...
 
Ören-der piknik 2012
Ören Beldesi Cami
Ören Köyü Slayt
Ören Horonu Sazalanı Hatırası
Ören-der piknik 2011
[ Tümünü Göster ]

 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
Mustafa Denizli, Akşam, Hülya Avşar, Denizli, Manchester City, Emre Aktaş, seksi, Büyükşehir Belediyespor, Bugün, Eurovision, Bugün, Fatih Tekke, gol, Yıldırım Demirören, İngiltere, Bülent Ersoy, Klip, Kasımpaşa, Umut Bulut, Gençlerbirliği, Bayern Münih, Almanya, Alparslan Erdem, proje, Hilton, Manisaspor, Zonguldak, Karşıyaka, Galatasaray, İstanbul,
 
|   Copyright © 2014 orenbeldesi.com Tüm Hakları Saklıdır.

 Site içeriğinin veya materyallerin başka bir yerde izinsiz yayınlanması kesinlikle yasaktır. !