orenbeldesi.com | Guncel Tarafsiz Haberin Dogru Adresi
23 NİSANI ÇOCUKLARA ZEHİR ETTİ
Mersin'de skandal! Çocukların kıyafeti uygun değil diye gösteri yarıda kesildi v
ÖZDİLEK AVM EYNESİL DEDİ
Eynesil Kemaliye köyü eski Dernek Başkanı Hasan Cıvak'ın başına talih kuşu kondu
ÖREN-RABİA NAZ VATAN'A AĞLIYOR
Rabia Naz VATAN (10) kızımızı kaybettik
FATMA TUFANOĞLU VEFAT ETTİ
Ören Beldesi Camidüzü mahallesi sakinlerinden Fatma TUFANOĞLU vefat etti
'şeker fabrikaları' daveti
Karamollaoğlu'ndan, Hatay'a giden ünlülere 'şeker fabrikaları' daveti
PARTİ BİTTİ HESAP ÖDEME ZAMANI......

PARTİ BİTTİ HESAP ÖDEME ZAMANI......

  Bu yazı 14 Mart 2011, Pazartesi 10:36:08 eklenmiştir. 1356 kez okunmuştur.
Yazar : Zeynel A. BALCI
Sitemize yazdığım ilk yazının tarihine baktım yaklaşık 10 ay gibi uzun bir süre geçmiş. İlk yazıyı içeriğine göz atıldığında son dönemde yaşanan gelişmelerin çok da sürpriz olmadığı görülecektir.


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Son yaşananları 1929 krizi ile karşılaştıranlar çoğunlukta. Aslında haksız da sayılmazlar. Bu kadar da olmaz… bu da olur mu? denen bir çok şey olmaya devam ediyor. Sistem tartışmaları başladı. Özellikle ABD’de yaşananlara bakılırsa kapitalizmin babası sayılan Adam Smith’in herhalde kemikleri sızlıyordur. Kapitalizm ve piyasa ekonomisinin ilkeleri çok ciddi yaralar aldı. Dünyanın önemli yatırımcı ve spekülatörlerinden biri olan ABD’li Jim Rogers, ABD'nin zordaki iki mortgage devi Fannie Mae ve Freddie Mac'in kamulaştırılmasının ardından  “ABD  Çin'den daha fazla komünist oldu” dedi.  Rogers, ancak zenginlere özgü bir sosyalizm diye de ilave etti. Sonrasında da bir avuç sahtekar ve yeteneksiz için ABD'nin borcunu bir haftada ikiye katladılar. Ben bu faturayı ödemek zorunda değilim dedi. Aslında yaşananları güzelce özetlemiş de oldu. Geçtiğimiz günlerde ABD Hazine Bakanlığı tarafından hazırlanan 850 milyar dolarlık yeni kurtarma planı devreye sokuldu. Bu planın başarısı daha ABD Temsilciler Meclisi’nden geçmeden tartışılmaya başlandı. Plan devreye girince piyasalara etkisi oldukça sınırlı kaldı, borsalarda tekrar düşüşler devam etti. ABD’deki finansal kriz Avrupa başta olmak üzere diğer coğrafyalara ve reel sektörlere de yansımalar gösterdi.  Bu defa Avrupa ekonomileri yara aldı. Banka kurtarmalar ve mevduatlara güvence vermeler orada görüldü.  Resesyon veya ekonomik durgunluk, işten çıkarmalar, üretime ara vermeler, banka batışları, banka kurtarmaları sıradan haberler haline geldi. Daha da önemlisi güven kayboldu. Bırakın ticari bankaları Merkez Bankalarına güven azaldı ve yaptığı operasyonlara kuşku ile bakılır oldu. Hatta son günlerde Karl Marks’ın kapitalist sistemin rutin krizler doğuracağı tezi “Marks haklı mı çıkıyor” sorularıyla birlikte iş çevrelerince fazlaca tartışılır oldu. Diğer bir tarafı ABD’deki denetim ve gözetim sisteminin iyi çalışmadığı ortaya çıktı. Bankaların hesapsız ve kontrolsüz çok büyük riskler aldığı görüldü. Olayın vahametini göstermek açısından örneklemek gerekirse; iki Alman kardeşin 150 yıl önce kurduğu Lehman Brother’s 663 milyar dolar aktif büyüklüğü ile battı. Oysa 2008 yılının Haziran ayı sonu itibariyle Türk Bankacılık sisteminin aktif büyüklüğü yaklaşık değerlerle 480 milyar dolar, mevduat büyüklüğü 300 milyar dolar, kredi büyüklüğü ise 250 milyar dolar seviyelerinde. Ekonomi haberleri bültenlerde öncelikli haber olduğundan aslında gelişmeleri çok fazla detaylandırmaya gerek yok. Gündem ile az çok ilgili hemen herkes gelişmelerden bir şekilde haberdar. Bu nedenle tespitten çok geleceğe bakmak, olası gelişmeleri değerlendirmek daha yerinde olur.

Sorun 13 trilyon dolarlık milli geliriyle dünyanın en büyük ekonomisi, en çok talep yaratan (yaklaşık dünyanın 1/3’ü), en büyük finans merkezi konumundaki ABD’de. Bundan önceki krizlerde güvenli liman olarak görülen ABD bizzat sorunun merkezi. Bu açıdan etkilerinin de öncekilerden daha geniş olmasını olağan karşılamak gerekecek. Ancak çözüm konusunda net bir yol ve ne zaman sonlanacağına bir tarih henüz ortaya çıkmış değil. Ekonominin de doğa yasaları gibi kendine özgü yasaları ve ilkeleri vardır. Bu nedenle dış müdahaleler ve son ABD örneğinde görüldüğü gibi kurtarma planlarının genelde çok işe yaramadığı da bilinen bir gerçektir. ABD birbiriyle ve kapitalist sistemle çelişen bir çok şeyi denedi. Yaşanan kriz likidite (nakit) bolluğundan kaynaklandığı halde piyasaya daha önce görülmedik şekilde nakit verdi. Bankalara, şirketlere, vatandaşlarına nakit enjekte etti. Enflasyon yükselirken faiz düşürmek, yatırım bankası Lehman Brother’s batmasına göz yumarken iki gün sonra AIG sigortayı  kurtarmak gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Hani kapitalist sistemde batan batacaktı. Gerçi sigorta devi AIG’yi kurtarmak bir açıdan zorunluluktu. AIG’nin batması bir çok fon, menkul ve gayri menkullerin teminatsız kalmasına neden olacaktı. Ayrıca dünya üzerinde bir çok ülkede iştirak ve şubeleri de var.  Tabi ki bunlar çaresizliğin sonuçları. Bunların faturası önümüzdeki dönemde çıkacak. Piyasaya verilen likiditenin (nakit) sonucu olarak ABD Doları zayıflaması olası. Son günlerde bir parça ABD’deki kurtarma planının etkisi ve biraz da krizin Avrupa piyasalarına da yansıması nedeniyle Avrupa ekonomilerindeki zayıflamanın etkileriyle geçici olarak dolar değer kazansa da uzun soluklu olması biraz zor. Arz talep dengesi söz konusu. Arzı bollaşan ürünün değeri düşer. Eğer kurtarma planı sonuç vermediği sonucu ortaya çıkarsa yüzde 2 olan faiz oranlarının ABD Merkez Bankası (FED) tarafından en az 0.50 baz puan daha indirilmesi ihtimali üzerinde duruluyor. Bu gerçekleşirse doların değerini de olumsuz etkileyebilir. ABD parasındaki değer kaybının ihracata olumlu etkisi nedeniyle ekonomisini canlandırmak için böyle bir gelişmeye kayıtsız kalabilir. Hatta destek bile verebilir. Ancak not olarak vermek gerekirse dış piyasalardaki parite hareketlerinin iç piyasada döviz kurları üzerindeki etkisini çok sınırlı olduğunu hatırlatmakta yarar var. İç piyasada döviz kurları pariteye bağlı hafif dalgalanmalar gösterse de genelde sepet olarak bir bütünlük içinde hareket ediyor.  

Bir diğer tartışma da başlamadıysa bile yakında başlar. ABD bu faturayı kime ödetecek? İlk kurban zaten ABD halkı oluverdi. ABD Hazine Bakanlığının planı ilk aşamada ret edilince 700 milyarlık plana tatlandırıcı olarak 150 milyar dolarlık düşük gelir gruplarını da içine alan ilave ile birlikte 850 milyar dolarlık yük ABD vatandaşının borcu olarak kayıtlara girecek. Daha önce devletleştirilen iki mortgage firmasının 5.1 trilyon dolarlık borcu hazine üzerine çoktan alınmıştı zaten. Ayrıca hatırlanacağı üzere bundan önceki banka ve şirket kurtarmaların maliyeti de 400 milyar doları bulmuştu. Bu yükü sadece ABD halkının ödemesini beklemek biraz saflık olur. ABD genelde hesap yüklü gelince bunu dünyaya yayar. Çok yakın bir tarihte 1990-1992 yıllarında Irak ile yapılan savaşın faturası Körfez Ülkeleri’ne çıkmıştı. Ayrıca ABD ekonomisi için önemli bir sanayi kolu olan savaş sanayinin canlanması ve savaş nedeniyle petrol fiyatlarının artışında yararlanılarak petrol stoklarının elden çıkarılması sonucunda ABD’nin savaştan maddi kazanç ile çıktığını iddia edenler bile çıkmıştı. İlk akla gelen birkaç yol var. Birincisi, ABD bir fon oluşturup diğer ülke merkez bankalarının da katılımıyla bu hepimizin sorunu gelin şu cenazeyi hep birlikte kaldıralım diyebilir. Zaten bunu ima etmeye başladı. Almanya başına geleceği anladı, Merkel karşı çıktı. Ancak bu formül hala olasılığı en yüksek olan seçenek gibi duruyor. İkinci yol, ABD doların değerinin düşmesine göz yumar, hatta teşvik eder. Yaşanacak devalüasyonun ihracat artışı, dış ticaret ve cari açığın azalması ile ekonomiyi canlandırması gibi olası etkilerinden söz edilebilir. Ancak bunun da diğer ülkeler açısından olumsuz etkileri vardır. ABD’ye en çok mal satan ve dış ticaret fazlası veren Çin bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Daha önemlisi diğer ülkelerin kasasında yaklaşık 3.5 trilyon doları bulan ABD Hazine Bonolarının değeri düşecektir. Bu bonoları taşıyan ülkeler için bu bir kayıptır. Söz konusu bonoların 1 trilyon doları Çin’de olduğu biliniyor. Japonya ve AB ülkelerinde de yine trilyon dolar bazında ABD Hazine Bono ve Tahvilleri var. Bu da dikkat alınacak önemli bir seçenek. Üçüncü şık olarak akla en son gelen veya gelmesi gereken savaş ekonomisinin canlandırılması. Nasıl ki Irak savaşının bu sanayi üzerindeki etkileri görüldüyse, daha çarpıcı olanı 1929 krizinin 1935-1396 yıllarında bitmesiyle ikinci dünya savaşının patlak verdiyse, bu olasılığın dikkate alınmasını gerektiriyor. Bir çok ülkede nükleer silahların bulunması, savaş teknolojisinin geldiği boyut göz önüne alındığında bu seçeneğin gerçekleşmesi en son düşünülmesi gereken ve daha zayıf bir olasılık. İlk akla gelen yöntemler bu aşamada bunlar olabilir diye düşünüyorum. Veya ABD şapkadan başka bir tavşan çıkarabilir. Önümüzdeki aylar veya yıllarda son gelişmelerin faturasını kimin nasıl ödeyeceğini göreceğiz. 

Bütün bunlar bir yana son krizin doğal bir sonucu olarak artık “Tek kutuplu veya ABD eksenli bir dünya” görünümü tartışmaya açılabilir. Süper güç, dünya jandarması olmak için askeri, ekonomik ve siyasi gücün bir elde toplanması gerekir. Örneğin Almanya ve Japonya’nın ekonomik gücü vardı, askeri gücü yoktu. Rusya’nın askeri gücü vardı, ekonomik gücü yoktu. Biri eksik olunca olmuyor, üçünün birlikte olması gerek çünkü. Bu güç şimdiye kadar ABD’nin elindeydi. Hala da öyle. Öncelik tabi ki ekonomik güçte. ABD’nin bu gücü artık tartışmalı hale gelmiştir. Türkiye için soğuk savaş dönemlerindeki denge politikaları tekrar gündeme gelebilir mi? Zamanla göreceğiz. Enerji açığı bulunan Türkiye’nin petrol-doğal gaz bağımlılığı nedeniyle en fazla dış ticaret açığı verdiği ve en büyük ticari panterlerinden biri durumundaki Rusya ile daha yoğun işbirliği artabilir. Çin-Hindistan ikilisi ve petrol-doğal gaz fiyatlarının katlanmasıyla ekonomisini hızla düzelten, 500 milyar doların üzerinde döviz rezervi, 90 milyar dolara yaklaşan cari (döviz) fazlasıyla ve enerji kaynaklarına sahip Rusya güç oluşumu konusunda artık ciddiye alınmaya başladı. Son olarak Gürcistan’da yaşananlar bu konuda güç sınaması ve sanki prova gibiydi.  

Son ABD merkezli krizle birlikte bir diğer tartışma, ABD doları rezerv para olmaktan çıkabilir mi? Bu tartışma bir süredir biraz fazlaca yapılıyor. Hatta son Saddam’ın Irak petrollerini Euro ile satmayı planladığı, Irak savaşının bu yüzden yapıldığı rivayet ve spekülasyonlarını bir çok kişi duymuştur. Bu doğru mudur bilinmez ama böyle bir şeyin tartışması dahi ABD’yi rahatsız eder. Yine İran’ın bu yönde bir teşebbüs ve niyeti olduğu açıkça bilinmektedir. ABD, Irak savaşı öncesi olduğu gibi nükleer silah bulunduğu yönündeki İran ile ilgili malum iddiaları tekrarlamaya başladı. Sanki İsrail hatta Pakistan dahil bir çok ülkede nükleer silah yokmuş gibi. Dünya ticaretinin yarısından fazlasının ABD Doları ile yapıldığı bilinir. Altın-Petrol dahil dünya piyasalarında emtia ve tarım ürünlerinin fiyatlanmaları dolar ile yapılır. Borçlanmalar ve  devletlerin Merkez Bankası rezervlerinin önemli bir kısmı (tahmini yüzde 75) ABD Doları üzerinden yapılır. ABD kağıt ve mürekkep masrafıyla dolar basıp dünyadan istediği malı almaktadır. Devasa dış ticaret açıklarının finansmanı, bütçe ve tasarruf açıkları gerektiğinde yine kağıt-mürekkep masraflarıyla kolayca karşılanmaktadır.  Bu yapının değişmesi kolay ve kısa sürede olamaz. ABD böyle bir gücü kaybetmek istemeyecektir haliyle. Kriz Avrupa’yı da sardı, Avrupa ekonomileri ve Euro’nun durumu ABD kadar olmazsa da yara almaya başladı. Rezerv para değişimi konusu bu aşmada tartışma konusu olur ama gerçekleşmesi en azından şimdilik zayıf bir olasılık.  

Bir de Kasım ayında ABD seçimlerine kısaca değinmek gerekecek. Sadece ABD değil tüm dünya seçim sonucunu bekliyor. Büyük ihtimalle Demokratlar yani Obama iktidara gelecek. ABD’deki iktidar değişikliklerinde bizde olduğu gibi temel politikalarda çok radikal değişiklikler yaşanmıyor. Ama bazı nüans farklılıkları  görülebiliyor. Örneğin siyasi anlamda daha agresif, daha az müdahaleci gibi. Ancak Clinton ile Bush arasındaki en büyük fark ekonomide görüldü. 1993-2000 yılları arasında Demokrat başkan Bill Clinton döneminde ABD ekonomisi son 50 yılın en parlak dönemlerinden birini yaşadı. Ama Bush ile bu görünüm değişmeye başladı. Bush iktidara geldiğinde ABD bütçesi yüz milyar dolar civarında fazla veriyordu. Ekonomisi sağlıklı büyüyen bir ABD vardı. Bush yönetimi yüzde 6 civarındaki faiz oranlarında ve vergilerde indirime gitti. Hane halkı gelirini artıracak politikalara yöneldi. Çocuk yardımları arttırıldı bazı vergiler kaldırıldı. Devlet bütçesi açısından gelir azaltıcı ve gider artırıcı politikalar öne çıkarıldı. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak bütçe fazlası bütçe açığına dönüştü. Irak savaşı bütçe ağının daha da artmasına neden oldu ve günümüzde 800 milyar dolara ulaştı. ABD bir o kadar da cari açık olmak üzere ikiz açıklar diye adlandırılan bütçe ve cari açık ile karşı karşıya kaldı. Dünyanın başına bela olan mortgage (morgıç) krizinin temeli yine Bush döneminde atıldı. Subprime denilen düşük gelir gruplarını da ev sahibi olması için bankaların ipotekli konut kredisi devreye sokuldu. Üst gelir seviyesi ve orta sınıf dışında en alt gelir gruplarına verilen krediler sorunların başlangıç noktası olarak bugün karşımıza çıkmış durumda. En alt gelir grubuna verilen kredilerle ev sahibi olunması ilk başta herkesi mutlu etti. İnşaat lokomotif sektör olduğu için bir çok sektörü ve dolayısıyla tüketimi canlandırmıştı. Balon oldukça büyümüştü. Ama bunun böyle devam etmesi beklenemezdi. Önce büyüyen ve ısınan ekonomiyle enflasyon arttı, ardından ekonomideki aşırı ısınmayı kontrol altına almak için faizler artırılmak zorunda kalındı. İşte bu noktada tıkanma başladı. Faizlerin yükselmesiyle birlikte bankalardan alınan kredi taksitleri ödenememeye başladı, gayri menkullerin değeri düştü. Tersine süreç başlamıştı. Geçen yıl bankalar 750 bine yakın eve el koymak zorunda kaldı. 2008 yılında bu rakamın 2 milyonu bulacağı tahmin ediliyor. Bunun bir de menkul kıymet ayağı var. Bankalar değerlenmiş gayri menkulleri ipotek alıp yüksek değerlerle kredi vermekte sakınca görmediler. Bankalar verdikleri kredileri menkul kıymet haline dönüştürüp, yeni nakit girişleri sağlayıp ve tekrar bunu kredi olarak verdiler. Bu döngüyle bir kredinin menkulleşme oranı 1’e 10 katına kadar yükselmişti. Kredilerin ne kadar hesapsız verildiği, alınan risklerin ne kadar kontrolsüz olduğu, ayrıca kontrol ve denetim kuruluşlarının yeterince çalışmadığı bugün daha net görülebiliyor. Ne yazık ki ABD’de başlayan yangın dünyayı sarmış durumda. Ne zaman biteceğine dair net projeksiyonlar da yapılamıyor. Kasım ayındaki seçimde iktidar değişikliği bu tabloyu ne ölçüde değiştirecek bu bilinmez ama Bush emeklilik hayatı yaşarken gelecek iktidarın işi çok zor olacak.

İlk yazımızda olduğu gibi Türkiye özeline girmezsek herhalde yazı eksik kalacaktır. Dış dünyada bunlar olurken Türkiye ne yapıyor? 90 milyar dolar sıcak para, 47 milyar dolar cari açık, yaklaşık 190 milyar doları özel sektör dış borcu olmak üzere 480 milyar dolar seviyesindeki toplam borç stoku, son çeyrekte yüzde 1.9 seviyesine gerileyerek frene basan ekonomik büyümesi, daralan özelleştirme portföyü, cari açık finansman kalitesi düşen, yabancı sermaye girişleri yılın ilk yarısında yüzde 35 azalan ve döviz açığını 23 milyar dolar dış borç takviyesiyle kapatan, IMF ve AB çapası zayıflayan ekonomisiyle birlikte dünyanın en yüksek faizini ödemek zorunda kalan Hazine’siyle Türkiye’nin kırılgan görünümü sürüyor. Bazı siyasi ve objektiflik tarafı tartışılır yorumculardan duyduğumuz “Küresel kriz bizi çok fazla etkilenmez” söylemleri sanki “Mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya” benziyor. Hani insan gece mezarlık veya ıssız bir yerlerden geçerken korkusunu yenmek için ıslık çalar ya… Gelişmekte olan ülkeler içinde en kırılgan ülkelerden birisi olarak gösterilen Türkiye için temennimiz tabi ki en az kayıpla bu fırtınayı atlatmasıdır. Ancak son günlerde basına yansıyan bazı açıklamalara bakılırsa durum daha net anlaşılacaktır. İş Bankası Genel Müdürü ve Bankalar Birliği başkanı Ersin Özince geçtiğimiz günlerde “Hayatımda böyle kriz görmedim, uzun vadeli borç bulmamız imkansız hale geldi”, Başbakan ve Cumhurbaşkanına çok yakın isimlerden TOBB başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu” Kement boynumuzda, reform yapılması lazım”, Sabancı Holding yönetim kurulu başkanı Güler Sabancı “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”, geçtiğimiz günlerde başbakanı ziyaret eden yine hükümete yakın kuruluşlardan MÜSİAD yönetim kurulu “ bazı bakanları değiştirin, yolsuzluklar arttı üzerine gidin ve kriz geliyor, reform yapın” ve ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek’in Denizli Sanayi Odasındaki konuşması “ Büyük bir kriz dalga dalga geliyor, dikkatli olun” uyarıları herhalde başka söze gerek bırakmıyor.

Diğer bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekecek. Sorun bankalardan çok reel sektörde. Bankalar 2001 krizinde dersini aldı. Zamanında denetim ve gözetim anlamında ciddi adımlar atıldı. Şimdi bunun rahatlığı bir parça var. Bankacılık sisteminin açık pozisyonu artık çok korkutmuyor. Bu riski sistem karşılayacak güçte görünüyor. 12.4 milyar dolar seviyesindeki sendikasyon kredisinin yaklaşık 8 milyar dolarlık kısmı yıl sonuna kadar yenilecek. Ancak sadece bankalara bakıp rahatlamak kendini aldatmak olur. ABD ve Avrupa’da bankalar batarken bizim bankaların etkilenmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca krizin sadece finansal ve mali boyutu yok ki. Asıl sorun reel sektörde, yani sanayi, ticaret ve imalat sektöründe. Son verilere göre reel sektörün 73 milyar dolarlık döviz açığı var. Asıl açık pozisyon burada. TOBB başkanı Hisarcıklıoğlu’nun “Kement boynumuzda” derken kastettiği de bu zaten. Olası bir döviz kuru artışının doğal sonuçlarını tahmin etmek herhalde zor değil. Döviz cinsi borçların etkisiyle YTL cinsinden borç tutarlarının katlanması, enflasyon artışı ve beraberinde faiz artışı, eriyen kâr rakamları, finansal giderlerde artış… liste uzayıp gider.  

Bir diğer konu siyasilerin çok fazla dillendirdiği “Türkiye bu krizi fırsata dönüştürecek” söylemi. Gerçi son günlerde bu söylem kriz bizi çok fazla etkilemez olarak yumuşatılmaya başladı ama. Türkiye ne yapacak da krizi fırsata dönüştürecek, veya ne olacak da Türkiye krizden daha az etkilenecek sorunların cevabı henüz verilmiş değil. Geçtiğimiz günlerde ekonomiden sorumlu iki bakan ile birlikte basın toplantısı düzenleyen başbakana da bu soru soruldu. Cevap olarak ”Enerji maliyetlerinin cari açık üzerindeki olumsuz etkisinden bahsedilerek yapımı yıllar sürecek olan nükleer enerji santrallerinin ihalesi ve bu yıl sonuna kadar beklenen 25 milyon turist sayısı” verildiğine göre pek bir hazırlığımız olmadığı anlaşılıyor. Türkiye ciddi döviz açık veriyor. Gelmek bir tarafa  Türkiye’ye yabancı sermaye girişleri geçen yıla göre % 35 azaldı. Piyasalarda son yaşanan dalgalanma ile birlikte artan gerilme bağlı olarak bir miktar yabancı çıkışı da söz konusu. Ayrıca Temmuz 2008 itibariyle son 4-5 yıllık yabancı yatırımcının kar transferleri 27 milyar dolara ulaştı. Yabancı yatırımcı Türkiye’deki kârını artık daha büyük oranda dışarı transfer ediyor. Bu krizi fırsata çevirecek ülkeler var mı? Tabi ki var. Döviz fazlası ve yüksek rezervi olan Çin, Brezilya, Rusya gibi ülkeler için bu durum söz konusu olabilir. Bankaların, şirketlerin değeri yaşanan küresel krizle düştü. Paraları var, çok daha uygun şartlarda bu fırsatı değerlendirebilirler. Zaten çok yaygın bir rivayet Çin’de krizle fırsat eş anlamlı bilinir. Hatta bazı ekonomistlere göre “Kriz diye bir şey yok, servetlerin el değişmesi vardır” derler. Bu bağlamda not olarak tarımsal endüstriyi öne çıkararak ekonomisi büyüyen ve döviz fazlası veren Arjantin’den de bahsedilebilir. Dünyada 2001 yılında bizim gibi çok ciddi kriz yaşayan Arjantin bazı yönlerden model olarak bile dikkate alınabilir. IMF ile ilişiğini kesti, borçların bir kısmını tek taraflı ödemedi ve geri kalan borçlarını alacaklılarıyla masaya oturup yeniden yapılandırdı. Osmanlı’dan kalma borçlarını Cumhuriyet döneminde ödeyen bir ülke olara bizim kültürümüzde borç ödememe diye şey yoktur. Arjantin’in özellikle tarım teknolojisi ve üreten ekonomik büyümeyi yeniden nasıl yakaladığı konusunu daha yakından mercek altına almakta yarar var.

Son yaşanan gelişmelerin bir diğer önemli tarafı dış piyasalardaki parite değişimlerinin Türkiye’ye yansımaları nasıl olacak sorusu? Türkiye bilindiği üzere ağırlıklı olarak Dolar ile  borçlanıp, Euro ile mal satan bir ülkedir. Global ekonomideki durgunluğun Avrupa ekonomilerine de yansımış olması nedeniyle Euro’nun değer kaybetmesinin ihracat rakamlarına olası olumsuz etkileri olacaktır. Zaten son açıklanan dış ticaret verilerinde bu durumu yansıtan gelişmeler de gözleniyor. Bu nedenle petrol fiyatlarındaki düşüşün bir ölçüde yaratacağı avantajın etkisi oldukça sınırlı kalacaktır.    

Özetle, zor piyasa koşulları devam etmektedir. IMF başkanı ve bir çok ekonomi otoritesinin dediği gibi “ Piyasalarda en kötünün henüz görülmediği” konusunda bir konsensüs var. Piyasalar için çok önemli olan güven kaybı ve belirsizlik henüz devam etmektedir. Kriz ne zamana kadar devam eder sorusuna verilen cevaplar, en iyimser tahminle 2009 yılı ortası olarak verilmektedir. Bununla birlikte 2010 yılı bulur tahminleri de yapılmaktadır.  Daha önce de birkaç kez vurgu yaptığımız gibi, küresel krizden Türkiye’nin minimum kayıpla çıkması en büyük dileğimizdir. Yoğun ekonomik gündem nedeniyle makaleden çok rapora dönüşen yazımızı daha da uzatarak sizleri fazla sıkmadan burada noktalayalım isterseniz.  

Sağlıcakla kalın, saygılarımla…..

Zeynel A. Balcı

08 Ekim 2008


Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
YORUM YAPIN SÖZ SİZDE!


Adınız (Yorumda görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
 

Diğer Zeynel A. BALCI Yazıları
 
 
Giresun büyük şehir olmalı mı?
EVET
HAYIR
Diger anketlerimiz için tıklayın...
 
Ören-der piknik 2012
Ören Beldesi Cami
Ören Köyü Slayt
Ören Horonu Sazalanı Hatırası
Ören-der piknik 2011
[ Tümünü Göster ]

 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
 
Bugün, hakim, Akşam, Umut Bulut, foto, Taraf, Klip, gol, proje, Juventus, Haber, Bülent Ersoy, Zonguldak, Konyaspor, Oğulcan Engin, Manchester City, Denizli, Fenerbahçe, Yıldırım, İbrahim Tatlıses, İngiltere, türkiye kupası, Büyükşehir Belediyespor, Almanya, Man, Eurovision, internet, Kasımpaşa, Hilton, Yorum,
 
|   Copyright © 2014 orenbeldesi.com Tüm Hakları Saklıdır.

 Site içeriğinin veya materyallerin başka bir yerde izinsiz yayınlanması kesinlikle yasaktır. !